Aylar: Ekim 2011

Lütfen şunu demeyin…

Posted on


Şunu derken çok çok dikkat rica ediyorum:

“Türkler ve Kürtler kardeştir.”

Böyle bir cümle, böyle bir tümce yok, talihsiz şekilde kurulmuş ve herkesce dillendiriliyor. Ülkeyi Kürtler ve kalanı olarak ayırıyor bu cümle. Kalanı “saf” Türk değil bu memleketin, Türkiyeli olmak kavramıyla Türk olmak kavramını ayırmamız gerek. Defalarca sıralanan “lazımız, çerkezimiz, arabımız, romanımız…” serisini bilen insan “Türk-Kürt” kardeştir dememeli. Kürtler de kardeşimiz denebilir ama diğeri denmemeli.

Bizim memleketin güzelliği “rengarenkliğinde”.

Onlara Kürt diyen zihniyetle düşününce kendime Türk diyemiyorum, bir dedem gürcü, biliyorum. Ortada mı kaldım şimdi? İş kafatası ölçümüne kadar gider…

Seçerek konuşalım.

Reklamlar

Bu bir “sabah” yazısıdır.

Posted on Updated on


Sabah…

Güneş doğduktan sonra” ile “öğlen olmadan önce” arasındaki vakit diye bilindiğinden beri insanlar, sabah yapılan işleri gün öğlene varıp yarılanmadan yapıldığı için bereketli ve iyi kabul etti. Öğlen ve sonrasında kalkan insanlar “gün piç oldu” hissini defalarca yaşadı, çevrelerince işeyaramaz ve tembel etiketleriyle bulandı.

Sabahı güneşin hareketlerine göre belirleyenler yazın başka, kışın başka sabah zamanlamaları yaşadı. Günümüz kapitalist düzeniyle her şeyin saatlere bölündüğü koşturma çılgınlığında ise sabah, mesai (08:00, hatta yolu da katarsak 06:00’ya kadar düşüyor) ile başlayıp öğle yemeğine kadar geçen zaman (12:00) olarak tanımlandı ve sabitlendi.

Şehir hayatının koşturanlarından biri, bu sabah da gözlerini telefonun alarmıyla açtı. “Ertele” butonuna basıp uymaya devam etti. Tekrar çaldı, tekrar bastı. Artık 5. kez tekrarlandığında bir daha çalmayacağını işe geç kaldığında paparayı yiyip koşullanarak öğrenen şuuraltı, gözlerin aralanması için gerekeli sinyalleri alarmın ilk çalışından 25 dk sonra gözlere gönderdi. Bu “Pavlov deneği” haliyle gözlerini açan ama hala uyanamayan koşturanımız aynı refleks hareketlerle yatakta oturup ayaklarını aşağı salladı, parmak uçlarıyla bırakmış olabilecğei yerde terliklerini buldu, bir eliyle kafasını, diğer eliyle kalçasını kaşıyarak tuvalate gitti, tuvaletten çıkıp kalçasını kaşımaya devam ederek banyoya geçip yüzünü yıkadı. Aynada gördüğü her zamanki bezgin bakışlı sabit yüz, yukarlarda taranmayı bekleyen serkeş saçlar ve düşük omuzlarıyla haftanın hangi gününde olduğunu hatırlamaya çalıştı. Bunu düşünmenin tek gayesi Pazar gününe ne kadar yaklaştığını bilmekti. Zira Pazar demek daha çok uyku ve o günlük “hiç iş” demekti. Bayağıdır ya ruya görmüyordu (bu teknik olarak mümkün değildi) yada uyandığında hatırlayamayacak kadar yorgun oluyordu (bu teknik olarak mümkündü).

Biraz gayret ederek günlerden Çarşamba olduğu hatırlayabildi. Pazartesi olmasından çok iyi, Cuma olmasındansa kötü oldu bu. Haftanın ortası, muallak bölge gibiydi Çarşamba. Onun da kendince sendromu vardı. Ömrü boyunca aralıksız çalışıyor gibi hissettiği yegane gün. Haftanın yarılandığının işareti, ne sevineceğini ne üzüleceğini bilebildiği, duygu hezeyanları yaşadığı gün bugün. Tesellisi Perşembe’nin habecisi olmasıydı, müjdesi ise Salı’nın geride kalmış olması, salt gerçeği ise dünden ve yarından farkı olmayacak bir iş günü olması. Kaç yıldır burada çalıştığını sabah düşünmezdi, hem çalışma ve yıl kavramlarını birarada düşünmek afyonu patlamadan depresif etkilere yol açtığı hem de bunu öğleden sonra geyiğine yedirip ortam yapmak için.

Bugünü hayra yorup Perşembe’yi ve en sonunda silsile ile Pazar’ın geleceğini düşünerek iyi hissetmeye çalıştı koşturan, üstünü alelacele değiştirip mutfağa yöneldi. Burada içini müthiş bir pişmanlık kapladı, zira  ikinci alarm çalışında uyansaydı kahvaltıdan tek nasibi zamanın daralmasıyla ağzına atabildiği iki zeytin olmayacaktı. Yumurta ve sallama çay tüketebilmesi çok mümkündü. Bu, yine iş yerinde poğaça yiyip çayla ıslatmak demekti. Yine midesini şişmiş hamurla doldurup rahatsız olmak, ne doyduğunu ne aç kaldığını bilebilmek demekti.

İsyan edercesine üçüncü zeytini de ağzına alıp kapıya koştu koşturan, ayakkabılarını Pazartesi’den beri ertesine güne aktardığı “boyama” görevini bugün de yarına havale ederek giydi, kapıyı çektikten sonra evde ne unutmuş olabileceğini düşünerek 3 kat merdiveni indi, sokak kapısından çıkarken zeytin çekirdeğini ağzından üfürüp yere düşmeden boya bekleyen ayakkabısıyla son vuruşunu yaptı. Sabah sporunu da yapmış olmanın rahatlığıyla otobüs durağına yol almaya başladı.

Takribi 45 dk süren yol öncesi saat 07:10’u gösteriyordu. Kendisi durağa geldiğinde otobüsün de durağa gelmesine takribi 3 dakika vardı. İş yeri, indiği yere çok yakın olduğu için takribi işe varış süresi ile otobüsün ineceği durağa varış süresi aynıydı. Kendisini bir saatten onbeş dakika eksik sürecek yolculuğuna hazırlamak ve afyonunu patlatmak için elini cebine atıp hala taksidini ödediği müzik aygıtını çıkardı, kulaklığını takıp kontrol etti ve günün ilk şarkısını patlattı:
Adele – Rolling in the Deep

Sistemin götürüp getirme aracı, şarkının ilk dakikasında götürme görevini ifa etmek üzere durağa geldi. Koşturan’ın otobüse binerken aklından geçen iki şeyden biri (hala) evde ne unutmuş olabileceği, diğeri akşama kaç saat kaldığı oldu.

gönül yarasına “erdemli merhem”

Posted on Updated on


***
eğer her şeye rağmen bir gönül harbinden çıkılmışsa , kişinin kafasını dağıtıp kendini toplamasında “işkoliklik” iyi bir seçim. terapi tadındaki bu yöntemde işlere gömüldüğü yerde gözünü açıp başka birine bakamıyor, aklına getiremeyecek kadar zihnini uyuşturuyor. alkole nazaran daha iyi.
dahası bunu bilinen bir “erdemle” yapıyor: çalışmak!
sonunda ikinci steve jobs olma grantisi tabiki yok zaten maksat da bu değil.

iş, gerçekten liman gibi oluyor. bir de yoracak kadar yoğunluğa sahipse, insan bir başka şey yapmaya cesaret edemiyor zaten, habire gömülmek istiyor. daha fazla… daha fazla… daha fazla iş, daha fazla sigara tabi. basit gibi duruyor ama kazın ayağı öyle değil. bir sürü şeyden ciddi şekilde kopuş, uykusuzluk, dengesiz beslenme, değişik ilgilere yönelme (ilgilenecek kadar vakit ve enerji kaldıysa tabi) ve mesaileri kendini vererek yerine getirme cidden canı yanan insanın yada bir ruh hastasının yapabileceği bir şey, normal insan işi değil.

Sonuçta aynı iş yerinden 7-8 sene devamlı çalışılabliyor. Bu sürekliliğin de gerçekten “sırları” olabiliyor görüldüğü gibi (“sır”rın çoğul söylenmesi baştan geçen macera sayısına bağlı tabiki).

Hani, bir gazeteci gelip bu garibana “efendim, bunca yıl aynı yerde çalışmanın sırrı nedir” diye sorsaydı, “düzen ve disiplin” cevabını vermek sağlam bir yalan olurdu.

***
ilişki bittiten sonra onda-bunda bir şeyler yaşatmayı sevmem (sevmemek yapmamak demek değil tabiki). “aşk“kelimesini de sevmem, takılabilecek başka bir isim beni daha memnun ederdi. çağdaş(!) türkçeyle sevilgeç, yıkaç, coşturgaç, hopoturtuphopkaldırgaç gibi saçma bişey olabilirdi mesela. o kadar çok ağıza sakız oldu ki bazen telaffuzu söyleyeni çok basitleştiriyor. insanın hal-tavır toplamı bunu söyleyebilmeli, buna inanırım. kısaca hissedilen ve hissetirilen şeydir, kolayca söylenen değil. çünkü zaten kolay bir şey değildir.

şu halde, isimler muhim değil, birilerini vaktinde kendi hallerinde dünyalara değişemiyorken, şimdi ifade ettikleri ile aynı kefeye koymak onları bilmem ama bana ağır geliyor. dahası sevda işine  güvenmiyorum ve karşıma gelecek insanın samimiyetine inanmıyorum. bunun aksini ısrarla hissettirmeye çalışan herkese de selamlarımı iletiyorum. insan olarak herkes değerli, canımı ciğerimi dökebilirim ama mümkünse yaklaşmayalım.

***
(eğer insan kendini bir yerde bulu(veri)yorsa, önceki yerle şimdiki yer arasındaki mesafe-zaman, kayıp olduğu yeri-zamanı ifade eder, adı üstünde “kayıptır.” ne var ki kimi kayboluşlar daha anlamlı bulunuşlara yol açar. tabi “kim bilir” perdesinin arkasında söylüyoruz bunu, olmadığı daha fazla vakidir)…

***
insan yazarak da çok rahatlayabiliyor. ancak bunun devamlılığı ters de tepebiliyor. son tahlilde, üstüne gitmeden serbest düşmeye bırakmak daha mı iyiydi emin olamıyorum. bu şekilde yazarak da sayfalara gömülünüyor. gömülünmek : )

***
insan her seferinde üstünü örtecek bir şey arıyor demekki.
boşluk hissi üşütüyor.

işin sonunda her şey “belki”lere kalıyor ya, illet oluyorum!

24 fidan… Başımız sağolsun…

Posted on Updated on


Bir avuç çapulcunun yalandan savaşıyla tanıştığı hayatın tek gerçeğiyle hayatını kaybeden 24 fidanımızın, 24 şehidimizin ruhu şad olsun.

Ateş düşen ocaklara Allah sabır versin…

Başımız sağolsun…

Fotoblog Denemesi: Feribottan Kareler

Posted on


Eskihisar-Topçular hattındaki feribottan karelerle bir deneme yapalım.
Olmadı galiba :*)

En sonunda Tophane’de bir bardak çay var.
İçen buyursun, afiyet olsun 🙂

incir çekirdeğini doldurmak

Posted on Updated on


Şimdiiii…

Yazayım istiyorum. Biraz konuşayım, bir şeylerin çevresinde mantık yürüteyim, benzetmeler yapayım. İçim boşaldı galiba, zira daha önce istiyor olmaktan çok yapıyor olurdum.

Küçükken bir şey düşünmeden uzaklara nasıl bakarlar diyordum. Ben biraz bakınca zihnime onlarca şey üşüşüverirdi. Şimdi nasıl olduğunu merak etmiyorum. “Dinlenmek” sözü, şu aralar sessiz kalıdığımda ortamın beni dinlemesi olarak karşılık buluyor. İhtiyaç da duyuyuorum. Bir şeyler düşünmüyorum. StarWars’da R2-D2 vardı hani, onun gibi hissediyorum. Görmedin sen, deminden beri yazıp sildiğim çokca yarım cümle ve çok az tam cümle var. Bir kısmı da, yarım da olsa cümle olamayacak kadar tamlama idi daha, belki kelimelikten çıkamamıştı.

Şu aralar zamirlerle, sıfatlarla, edatlarla ve diğer akarabalarıyla hiç aram yok. Hangisi nerede kullanılıyordu hiç düşünmüyorum. Dilin akışına bıraktım, ne gelirse ard arada yazıyorum. Sık kelime tekrarlarına şahit oluyorum. Onları düzeltiyorum. Tekrar edenler kelime dahi olsa bayağılaşıyor. Düşün bi de hayatı, süregelen tekrarlar kalıplara dönüşüyor, onlar da “ne kadar uzun yaşam tamlamaları” olursa olsunlar “kalıp” kelimesi altında tek seferde söylenecek kadar basitleşiyor.

Sonra, paragraflar var işte, blok halde fikir yığınları yazı içinde. Bir yığını diğerinden ayırarak sürekliliği ve anlaşılırlığı sağlıyor. Uzunluk olarak bi değeri olmuyor bunun. Paragraf dediğin tek cümle de oluyor, pek çok cümle de. Burada esas alınan, sonuna kadar okunduğunda yazı içinde kendi başına yüklenebildiği anlam. Hayatı kısa pargraflar halinde mi yaşamalı, yoksa her paragrafı uzuuun uzuuuun mu anlatmalı şu an bilemiyorum. Ne kısalık basitlik demek, ne uzunluk zenginlik demek. Uzunluğu yerine göre ayarlamak bence beceri işi. Becebildiğimi söyleyemiyorum. .oku çıkıyor bazen. Al bir de argo sana. şimdiye kadar kullanmamıştım.

“nebileyim”.
Evet, ayrı yazılıyor.

Dil bilgisi takıntılı birinin, cümledeki dahi anlamındaki “de”yi her gördüğünde bunu ayrı yazmalıydı dediği gibi bunun da ayrı yazılması gerektiini düşünüyor olabilirsin. Almanca’yı biraz öğrenip kelimelere bir göz atmanı öneririm. Eğer bir tamlama, kelime olmayı haketmişse uzuuun uzuuun kelime oluyor. Gerçi haketmeyi neye göre belirlediklerini hala bilmiyorum.
Wir lernen Deutsch!
Mesela: “spitzmundwackelohrenblinzelnaugenschnuppernnasengesicht
Cümle gibi… Sonuna nokta koyası geliyor insanın, hatta üç nokta. Anlamı garip bir şeydi, “yamuk burunlu aptal bakışlı bilmem ne kulaklı görünüm” gibi filan…
Tamam, dilimiz Almanca değil ama bence bazı tamlamalar veya iki-üç kelimelik fiilli ifadeler kelime gibi tek seferde söylendiği için, birleşerek yeni bir kelime muamelesi görmeyi hakediyorlar. “nebileyim” gibi. Hatta “nebliym” olarak söyleniyor. Türkçemiz de yazılışı farklı, okunuşu farklı diller gurubuna girdi hayırlısıyla 🙂

Neblim işte…
Uzun zamandır yazmamışım onu farkettim. Şimdi buna ne başlık koayacağımı düşünüyorum. Başlığı da olacak öyle ya… Daha önce “başlığa gerek yok” hakkımı başka bir yazıda kullanmıştım. Bir başkasında “3nokta…” Joker hakkı gibi bunlar. İlle de isimlendirmek gerekiyor olmaktan hoşlanmıyorum. Böyle her şeye isimler bulmak ne popülist yaklaşım. Konuşurken de her anlatımın başına başlık ilave edildiğini düşünsene? Nihayetinde şimdiye kadar yazdıklarımının incir çekirdeğini doldurduğu yok. Bu arada “İncir çekirdeği” adında bir film de varmış, bilmiyormuşum. Ha bu beni eksiltmemişti ama olduğunu bilmek bişeyler kattı illaki.
Aaaa… Bu yazıya “incir çekirdeğini doldurmak” mı desem?

Olabilir… Hatta iyi fikir  : )

Derdinin çekirdeği değil, incirin ta kendisi olduğu güzel günler diliyorum…
Yediğin ilk incir tatlısı hediyem olsun : )

ÖZLEM(EK)

Posted on Updated on


Özlesem…
Özlüyorum hatta…

İnsan niye özler?
İnsan neyi özler?

Özlem diyorum; Bunun fiili özlemek, faili özleyen. Bir de meçhulü var, ortalarda olmadığı için işin sebeb-i hali. Ona hiç bir şey demiyorum, diyemiyorum, çok sıkışırsam özlenen diyorum.
Hepsinin demlenmiş haline de hasret diyorum.

Özlediği zaman insan, kalbinin az altında bir boşluk, kalbinin sol-üstünde bir yoğunluk hissediyor. O zaman anlıyorum ki içime bir şey oturmuş. Eksikliğini hissetmişim derinde ve yüzeyde onunla ilgili bir şeyler belirmiş.

Özlem, merakla karışık duygu.
Merak ettiriyor: Özlenen(kişi, mekan, zaman…) ne halde?
Şimdi onun neresindeyim, bu yerde ve bu halde? Tekrarı olacak mı?..
Merak, kimisinin can damarı. Hayatı merakıyla ve bunun sonucu cevaplarıyla, keşifleriyle yaşıyor. Lezzet alması için önce tadını merak etmiş olması gerekiyor.

Özlem, hüzünle karışık duygu. Hüzünlendiriyor özlemek. Hüzün, bir kez daha özlem oluyor. Beraberinde nemli gözleri, dalgın bakışları getiriyor. Hüzün dediğin tomurcuk çayı gibi. Eşlik ettiği duyguya dolgun bir koku veriyor. Hazin deniyor hüzünlü olana, bu efsunla bulanmışa.

Özlem, yitik zamanların duygusu. İnsan kendisini yitik hissettiğinde daha bir özlüyor. Bugününden memnun değilse, geleceğinden ses gelmiyorsa, zaten seslendirilmiş ve bir kez yaşanmış geçmişini özlüyor.
Geçmiş denen şey ilginç, bir kazan gibi. Kişinin heybesinde biriktirdiği her şeyi.
Varlık şartı, yaşanmış olması. Buradan seçilebilir olanlar da özlemin portföyünü oluşturuyor. Seç-beğen hesabı. Ama almak yok, onun için tekrar yaşamak gerekiyor. Sadece bakılabilir olduğu için özlem oluyor zaten. Ulaşılabilir olmadığı için.

Özlem, aynı zamanda itici güç. Bazen bir şeyin yapılması, önce özlenmiş olmasıyla mümkün oluyor. Hayatın sıradanlaştığı zamanlarda insan daha önce güzel geleni özlüyor. Özleyerek onu istiyor. Elinden geliyorsa mutlaka yapıyor.

Özlem, aynı zamanda kişiliği itibariyle dişi bir duygu.
Belki bu yüzden aynı zamanda bir kız ismi, takvimlerin arkasında yazdığı gibi.
Saldırgan değil, korumacı, masum, naif…
Kişiyi daha edilgen yapıyor. Hassaslaştırıyor.
Hasret de kız ismi, Vuslat da.
Gariptir, Umut‘un cinsiyeti yok; ve güzeldir, değiştirmeden güzelleştiriyor.

Özlem, “iki” heceli kelime.
Özlemek için “bir” kez yaşamış olmak yetiyor.

Özlemlerinizin günlerinizi güzelleştirebilmesi dileğiyle…