Aylar: Kasım 2011

Hoşça kal Gizem…

Posted on Updated on


İnternette gördük ilk önce.
Sonra TV kanallarına çıktı Gizem. Ağzından dökülen akıl dolu, büyükten küçültme sözlerle, lafını esirgemeyerek hem iç burktu, hem güldürdü hem de kendine hayran bıraktı Gizem.

Yaşı 11. Tam ismiyle Gizem Bera Yüksel. Onca çıktığı programdan sonra sadece çizmelerinin ve üst-başının iyileşebildiği söyleniyor. Ben gibi ve seven herkes, diğer herkes gibi izlemekle yetinmiş.

Öğretmenini canlı yayına çıkarmayan Valilik için “kalıbına tüküreyim” diyen, Vali ile konuşurken “Polis olmak istediğini” söyleyen de bu güzel yüzdü.

Bizim Cemal Akkuş öğretmenimiz var. Ona buradan kucak dolusu selamlarımı gönderiyorum. Onu bu canlı yayına koyamadılar. Valilik izin vermemiş. Onların kalıplarına tüküreyim. Orada oturuyorlar sıcak yerde. Benim öğretmenimden ne istedin

Bursa’da sıkça rastlanan şofben zehirlenmesine yenildi küçük beden.
Beraber zehirlenen ablası İrem de yaşam mücadelesi veriyor.
Allah ailesine sabır, ablasına acil şifa versin.

Hoşça kal Gizem…

Reklamlar

Gecenin Yarım Hesapları

Posted on Updated on


Geceyarısı olduğunda akla yarım kalan ne varsa üşüşmeğe başlıyor. Sizde de böyle mi bilmiyorum ama çoğu insanın hesap vaktidir gece, uykuya teslim edil(e)mediyse.

Gün içinde yetişmeyenler, dün yetişmeyenler, önceki gün, önceki hafta, ay boyu akla gelip yapılmayanlar ve belki yıllardır akla gelip gelip bir şekilde eyleme dönüşmeyenler…

Başlamış olmak için, başlamayı düşünmek kâfidir aslında. Bu şekilde yapılacaklar listesine ekler kendini. Bir şekilde tamamına erdiremeyerek de biz ekleriz yarım kalanlar listesine.

Yarımın yükü, tamamından daha fazladır. Kimi yerde ihmalden, kiminde imkânlardan dolayı olmayınca olmuyor iste. Tamamına ermesiyle yarım kalması arasındaki mesafe, zihinde gün geçtikçe şişen balon olup büyümeye başlıyor.

Sevda yüküne girmeyeceğim. Yarım kalmış hayatlardan, sebeplerden bahsetmeyeceğim. Böyle bir derdiniz varsa düşünmek için bolca vaktiniz var sabaha kadar. Gecelerinize girdiyse artik ne desem bos zaten.
3.14 desem kaç kişi anlar bilmiyorum.

Gecenin maharetidir dikkatimi çeken.
O sessiz, sakin haliyle nasıl da güven veriyor. Onun kollarındayken insan kendini dinlemeye bir başladı mı daha düşüncenin ardı arkası kesilmiyor. Ne açılmayan tozlu sandıklar kalıyor, ne henüz olmamış ama bi’ihtimal gerçekleşebilecek senaryolar. Gecenin sahnesinde eski-yeni ne varsa artık, kana islemiş gece yoğunluğu nispetinde oynamaya başlıyor.

Zaman geçtikçe, uykusuzluk ve yorgunluk arttıkça gözler oluyor kan çanağı, nikotin de tüketiliyorsa ortalık duman altı. Depresif içecek kahve de varsa tamam bu iş. Artık tam donanımlı bir gececi olundu demektir. Sol şerit açık, tam gaz devam.

Atasözüyle bağlayalım sonuç bölümünü.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Yine bunun bir de sabahı olduğunu unutmamak gerek.

Hayat devam ediyor…

Yol, Sonbahar, Bilinçli Özlem

Posted on Updated on


İnsanın bazen en yoğun yaşadığı histir boşluk. Bugüne ait bir şey yapamaz, yarınla ilgili fikri hiç olmaz hani. Bu hissini en iyi dolduran eylem daha önce yaşanmışı özlemektir. En az bir kez yaşanmış, tadılmış, sindirilmiş ve yer edinmiştir, özlenen. Bellekte yeri hep vardır. Boşluk zamanlarında çağırılıp gelmek üzere zihnin sandıklarına kaldırılmıştır.

Böyle bi işlevi de vardır yaşananların:
İlerde bir zamanda hatıra olarak gelip karşılık bulması.

Böyle bir zamandı bu yoldan geçişi. Memeleketin belki en hatıraperver yeri olmalı. Sağı solu ağaçlı, sonbaharda yerleri yapraklı, ilkbaharda dalları çiçekli, yağmur da güneş de ayrı yakışan, her insanın mutlaka bir fotoğraf karesine benzetebileceği, film gibi bir yol. Adım adım zihin şelalesi, renk cümbüşü.

Saat kaç diye bakacak oldu, kolu boş. Havaya baktı, bulutlu. Ne güneş, ne evdeki kol saati isteğine cevap verebildi. Ağaçlar ancak mevsimden haber verebildi: Sonbahar… Bunu yol da, üstündeki sarı yapraklar da tasdik etti.

Ama belli ki şu an, öğleden sonra.
Bu ne sıcak söylem öyle…
Saat: Öğleden sonra.
Hiç bir şeyi hiç bir şey geçmiyor. Hiç bir şeye beş yok. Ne bir şeyin buçuğu, ne başka bir şeyin çeyreği. Öyle, kendi halinde bir öğleden sonra. Havası bulutlu, mevsimi sonbahar. Bu adı alabilmesi için öğleni atlatması yetmiş. Akşam kimsenin umrunda değil, kimse “akşamdan önce” demiyor. İşi yakın geçmişiyle. Yeter ki bu kadarı, zaten bugünle işi olmayan adama ne gerekti saati, dakikası?

Bugün, bugüne ara verdi. Kafası geçmişte gezen insanın bugünle tek derdi geçmişin üzerinden ne kadar geçtiğinin hesabı olabilir. Bugün dediğin dünün hedefi, yarının gölgesi. Hele işi şu aralar özlemekse, dünü ağırlar bugün. Özleyenin gerçek zamanı en fazla dün kadar yakın olabilir.

Özlenecek o kadar çok şey vardı ki… Arkadaş hikayeleri, sonunu daima gördüğü sevdaları, teyzesinin nefis çöreği, dedesinin bahçeli evi… Bugün geçmişte mi yaşıyordu yoksa geçmişte bugün hatırlamak üzere mi yaşamıştı şu an her hatırladığını…

Aklından geçenlere bir fon müzik aradı kulakları. Kulaklığını taktı. Bu öğleden sonraya özel, şarkı listesinin ortalarından sonra bir harf seçti:
R…
Robbie Williams – Angels

Gözbebekleri büyüdü. Dudaklarından bir parçasının tekrarı döküldü:
I’m loving angels instead…

Filistin’deki Duvar mı Tual mi?

Posted on Updated on


Nette gezinirken Filistin’deki utanç duvarına Banksy’nin çizdiklerini gördüm.
Bu rezil şeyin üstüne neler neler yapmış…

Duvar diye duvar gibi mi bakmalı?
Kimine –her şeye rağmen ve inatla– tual işte 🙂
Belki duvarı yıkamamışlar ama zihniyete ağır darbe vurmuşlar…

“İp Merdiven” favorim bu arada.

Babam Yaşlarım…

Posted on Updated on


Küçüktüm, küçücük. Daha çocuk bile demiyorlardı o zamanlar, bebekten biraz büyük. Geleceğin gölgesinde, çocukluğun minik bahçesinde yaşar dururdum. Gülmem yeterdi sevilmem için. Yemeğim ve uykum da düzenli olduğu zaman ideal insan olurdum o yaşlar için.

Az daha büyüdüğümde çevremi kuşatan babalar, amcalar, teyzeler ve diğer tüm  büyükler çemberi içinde büyümeye çalışan bir çocuk oldum. Ellerinden tuttuğum, yanlarında güvende hissettiğim, şımardığım, ağladığım insanlar gözümde öyle bir yerdeydi ki… Onlar, bir zamanlar çocuk olamayacak kadar büyük bense hep çocuk kalacak kadar küçüktüm. O zamanlardan geriye hayranlığımı ve annemin yaptığı kağıttan kayık ailesini hatırlıyorum.

Büyüyünce ne olacaksın diyenlere, “araba kullancam, sigara içcem, baba olcam” dermişim. Zonguldak’a vali olacakmışım o zaman bıraksalar.

Uzaktakiler hep başka görünür hani. İnsan merak ettiği uzak yere giderken varana kadar orası hakkında fikir yürütür, kendini başka başka yerlerinde düşünür, sürprizlerini merak eder. Nihayet yerine vardığında belki umduğu gibi bulur, belki fazlasını belki de azını. Şu var ki konu mekansa, insan eski yerine pekala geri dönebilir. Gerçek zamanlı kıyaslar ve vazgeçişler mümkündür. Konu zamansa bu malesef mümkün değil.

Büyüycem büyüycem derken bilemezdim o yaşlarımın bir daha geri gelmeyeceğini. Amcalar arasına katılmak, tutacak daha büyük bir el bulamamak… Bir zamanlar hayran kaldığım büyüklerin yaşında olmak, yetişkinliğin hazzıyla karışık, buruk bir durum. Sanki büyümüyor, büyük dedikleri başka bir canlıya dönüşüyorum.

Babamın babalığını bizzat benden, agulu bugulu cümleler arasında duyduğu yaştayım işte. Onun artık kesinlikle küçük olmadığının kanıtı olduğum, şimdi aynı yaşa gelerek benim de artık küçük olmadığımı tasdik ettiğim yaştayım. Bir baba olmadım, babam gibi değilim şu halde. Ama ellerime bakınca, artık büyüklerin ellerini tuttuğum küçük elleri değil, küçüklerin ellerine kol-kanat olacak büyük elleri görüyorum. Ellerim onunkine benziyor.

İnsan bazen kendini başka bir hayatın tekrarını yaşarken buluyor.  Tarih, tekerrür, akmak, yaşamak, eski, yeni… o kadar çok kavram geçiyor ki her biri beynin duvarlarında seke seke, yankılanarak ve yansıyarak fink atıyor. Bize afallayıp, ne yapacağımızı bilene kadar ne yapacağımızı bilememek düşüyor.

İnsanın hayatını bir parabole benzetirsek, orta yaş diye anılan çağlar bu parabolün tepe noktası olur herhalde. Çocukken hayran olduğumuz insanların olduğu yaşlar, yani o zamanlar olmak istenen, yani zirve yaş. Babalarımızın, annelerimizin yaşları.Bu yere geldikten sonra bocalamak doğal olsa gerek.

E şimdi ne olacak?

Zamanı sorguluyor insan, o zamanlara gelebildiğinde anlamaya başlıyor büyüklerini, büyük gözüyle küçükleri görmeyi, kızdıkları şeylerde haklı olabildiklerini, benzer hayatlarını aynı yaşlarda yaşarken. Mekanlar hiç önemli değil, nihayetinde insanın fikir cümbüşü hissettikleriyle renkleniyor. İçine bir başka küçüğün hayranlığına sebep olmak için olsa gerek, bir şefkat yerleşiyor, bu döngü böyle devam ediyor.

Artık geri dönül(e)meyeceğinin farkında olunan hedef zamana ulaşınca daha ne yapılır ki?

Dedelere mi özenmeliydi acaba çok küçükken?
Şimdi vakit olurdu hala büyümeye…

İsim Bulamadığım Kitabın Karma Yazıları

Posted on Updated on


İthaf:
Severdim seni.
Akşamları seni dirseğim masada,
elimi çeneme yastık yapıp izlemek
denizden denize salardı yorgun fikrimi.
Hayatımdaki yerin başkaydı.
Bir rutin çemberde dönüp duruyorduk.
Ne oldu da böyle oldu inan bilmiyorum.

Turuncu Japon balığım, seni bugün kaybettim.

Balık halinle faniliğimi, dönüp duruşumu, hiçliğimi, hepliğimi…
adını koyamadığım pek çok şeyi bir anda hissettiriverdin.

Yine fark ettim ki, balığa balık kadar değer vermek gerekiyor.

Olsun…
Yazıları değilse bile bu oluşumu da sana ithaf ediyorum.

***************************

Okumak vedahî indirmek için bağlantıya tıklamak kâfî.
iSiM BULAMADIGIM KiTABIN KARMA YAZILARI

Sofralarda Yaşıyoruz

Posted on Updated on



“Can boğazdan gelir” derler, doğrudur.
“Aynı yerden de gider” diye devamı söylenmiştir yemekle pek arası olmayanlarca, yahut çok yiyenlere laf vurduranlarca. Bu da doğru.

Bilirsiniz, kültürümüzde sofraların ayrı bir yeri var. Yemek bahane belki ama ince ince uğraşıp güzel yemekler ikram etmek de ayrı bir meziyet. İnsanları bir araya toplamanın en kolay yolu yemek vermek. O zaman davet daha muteber oluyor.

Düşünün… Bayramdayız şu anda, bayram sofrası var. İlk gün hep beraber bayram sofrasına oturuluyor. Adet üzere çokca uğraşılıyor. Börekler, çörekler, tatlılar… Gelen giden için de sofra sürekli hazır, bilimum ikramlarla birlikte.

Başka ne sofralarımız var?

Düğün sofrası, asker sofrası, sünnet sorası, iftar sofrası, veda sofrası, hoş geldin sofrası, bebek sofrası, cenaze sofrası, mahalle sofrası… devamını getirebilirsiniz.

Hayatımızda önemli-önemsiz pek çok şeyin bir sofrası var. Bir ucundan yemeğe bağlayıvermişiz. Kimi yapıldığı zamanla kimi de yapıldığı etkinlikle anılıyor. Çoğunun da kendine has olmazsa olmaz yemeği oluyor. Düğün çorbası, sünnet pilavı, bebek tatlısı, cenaze helvası gibi…

Kimi zaman da sofraya bahane olacak önemsiz şeyler buluyoruz. Maksat bir araya gelmek. Kimi yerde muhabbet sebebi, kimi yerde ele güne karşı güç gösterisi, kimi yerde fakir-fukaraya doyma sebebi. En uzun iftar sofrası denemelerini hatırlayın.

Her ne olursa olsun, evet, can boğazdan geliyor.
Bizim aklımız, fikrimiz, çoğu şeyimiz boğazdan geliyor.

Bölge bölge ayrı mutfaklara sahibiz. Sadece Hamsi balığından kırk çeşit yemek çıkaran mutfak kültürümüz var. Erkeklerimizin hiç bilmeyeni bile en kötü ihtimalle menemen yapabiliyor ki o da uğraştıran, püf noktası olan bir yemektir.

Eh, Biraz da ehlikeyifiz. İmparatorluk geleneği nedir biliyoruz dedelerimiz sağolsun. Misafirperveriz de. Tanrı misafiri kısmetiyle gelir, sofrası hemen hazır edilir. En azından metropolleşip apartman dairelerine tıkılmadan önce bunu bliiyorduk.

Bu her şeyin bir ucunu yemeğe bağlayan mahir yanımız, ataerkil geleneğimizin “gizli anaerkil yanından” olsa gerek, bu konuda iyiyiz.

Velhasıl, sofra bizim işimiz.
Hazırlaması da, ağırlaması da, yemesi de.