Aradım

Posted on Updated on


Kendimi fotoğraflarda aradım
Önce eskilerinde… Biriyleyken ve gülümseyebiliyorken.
Sonra kendim çekmeye başladım, çektiğim karelere kendimi gömmeye.
Bir Sultanahmet’teydim, bir Manavgat’ta, bir Yalta’da.
Hiç biri ayağımı bastığım şu yer olamadı.

Sonra yazılarda aradım.
Önce okudum, kendimle benzeştirdim.
Sonra yazdım, çokca yazdım. Kurgularda kendimi gömdüm.
Başıma bir avuç kağıt diktim, tekrar yazdım, tekrar doğdum.
Hiç biri şimdi söylediğim söz olamadı.

Resim de yaptım biraz, tamamı karakalem.
Ufak tefek, defter kenalarına, bir sayfanın arkasına.
Bir saksı, içine tünemiş bir kuş mesela…
Natürmort da yaptım, 62’den tavşan da.
Bazen gazelerdeki fotoğraflara bıyık-gözlük çizdim.
Bugünün resmi çıkmadı içlerinden.

Müziği denedim.
Şu gitarı bir türlü çalamadım.
Ama çok güzel yorumcular tanıdım.
Ezgilerde kendimi buldum.
Sonra aylarca dinlemediğim oldu.
Aylar sonra duyduğumda sözlerimin dolduğu da.
Her günün, her duygunu ayrı tonu varmış.

Burçlara da baktım.
Güneş burcum şuyken yükselenim buydu mesela. Ay burcum yükselenle aynıydı.
Veya arkadaşlık evimdeki gezegen öyle etkilemiş olmalıydı ki yakınlarım beni böyle görüyordu.
Evlilik evimdeki gezegen bi başka etkilemişti, iş evindeki başka başka.
Bana tam oturan tanımlar gördüm, ama yıldızları hiç anlamadım.
Matematiği de sevmezdim, yıldızların yaptığı açıları da sevmedim.

Çalıştım, günlerce, saatlerce çalıştım.
İşin mutfağında, işe özverimi kattım, büyümeye şahit oldum.
Adanmış bir hayatta bir kaç yılımı geçirdim.
İşin sonunda kimseye yaranamadım.
Bırakıp gidilecek yeri görmek lazımmış, onu anladım.

Başka gönüllere meylettim.
Orada kendimi aynada bakarcasına gördüğüm oldu.
Bazen insanın aradağını sandığı şey aslında kendi yansımasıymış.
Bazen de karşısına çıkanı idealize edermiş, görmesi gerekeni göremezmiş.
Nihayetinde, olmayınca olmazmış, onu anladım.

Parapsikoloji vardı, birazda ona baktım.
Birazla kaldım, o kadar kendimi kaybetmeyeceğimi anladım.

Haberim olmadan çevreme örülen duvarları gördüm.
Kimini aşmakta zorlandım, kendi duvarlarımı ördüm.
Bazen ev yaptım onlardan.
Sonra baktım, bir sürü duvarım olmuş.
Hepsini yıktım. Başka bir hayata başladım.
Kaçamadım, yeni duvarlarım oldu. Aralarında gezmeyi öğrendim.
Çıkmazlar kaçınılmazmış, onu anladım.

Ne bilge olmalıymış ne berduş.
Hayatın bir akarı varmış.
Bazen akıntıya karşı yüzmeliymiş, bazen akıntıyla gitmeli…

Detaylardan bir dünyada yaşamak da kötüymüş,
Detay özürlü bir dünyada da.
Bazen büyüteçle bakmalı bazen de tepeden bakmalıymış.

Hayat bir kaç aforizmayı diyivermekten daha kompleksmiş.
Ne var ki sonuçlar bir nefeste söylenebilirmiş.
Adamın dediği gibi, noktalar ancak geriye doğru birleştirilirmiş.
Gideceğin değil, gittiğin yol görülebilirmiş.

Bir Dalgın Yaprak Fırtınası

Posted on


Akşamüstü, iş çıkışı elleri ceplerinde yürüyerek çarşıya doğru saldı kendini.
Bu bünye bir yerlere gitmeliydi, lakin istikamet belli olmadan ancak bayır aşağı salıverilirdi.
Dalgın ve boş bir yüz ifadesiyle ilerledi.
Bir yaprak önüne düştü.
Yaprak, ön, haliyle ilerlediği bir yol… Biraz bakınca aslında yolda fazlasıyla yaprak olduğunu görebildi.

Şu demekti bu, hatta şunlar:

– Çevremde ağaçlar var.
– Bu ağaçlar yapraklarını dökebiliyor.
– Bunlardan birinin altından geçtim.
– Allah korudu başka bir şey de düşebilirdi. (yan sonuç)
– Ağaçlar varsa ve yaprakları dökülüyorsa muhtemelen mevsim sonbahar. Filmlerde, hikayelerde hep yapraklar sonbaharda dökülmez miydi? 
– Bunu defalarca görecek kadar yaşadım, öyleyse hayatım film gibi. (yan sonuç)
– Yollarda bu yaprakların olması çöpçülerin iyi çalışmadığını gösterebilir.
– Yahut yetkililer bilerek yaprakları toplatmayarak farklı bir enstantaneyi doğal haliyle bırakmak istemiş olabilirler.
– Bu yaprağı önüme düştüğünde farkettiğime göre başım önümde yürüyorum, aksi takdirde havada görmem işten bile değil.
– …

Bu gereksiz beyin fırtınasından kurtulmaya çalıştı bir an; sonu yoktu bu gidişin yoksa. Beynini tulumba gibi çalıştıran bu halden firar edercesine ilk önüne gelen vitrine gözlerini yapıştırdı:

“Tadilat Nedeniyle Kapalıyız.”

Bu durum şu demek olabilirdi, hatta şunl… yooooo…. tekrar olmaz..!

Bu dönenceye tekrar girip ipini çekmeden farketti bu sefer, baştan tavrını koydu, iyi de yaptı. İyi, iyi de kime karşı bu tavır? Kendiyle mücadele eder insan, hayat boyu iç savaşı devam eder, bu hayat dersini biliyordu da kastedilenin bu olmaması lazımdı.

Kafası karışık bir örümcek gibi hissetti kendini. Ağ örecekti ama nereden başlayacağını bilemedi. Oysa bu doğuştan gelen bir yetkinlik, düşünmesine gerek bile yoktu. Kafası karışık olunca işte insan, düşünerek aslında basit olan her şeyi karıştırabiliyor…

Gözlerini kapattı, aklından geçenleri dinlemeye çalıştı.
Yavan, sıradan, zaman, makarna, kumanda, akşam dizisi, spor salonu, toplantı, koşturmak, dinlenmek istemek, kitap, başlamak ve bitirmemek, otomobil, lpg, kombi…
Oohoooooo…. Şu an bir odada konuşan onlarca insanın seslerinden birer kelime seçiyormuş gibi hissetti. Her insan kendi içinde kaç insandı sahi? Ruh haline göre başkalaşmaz mıydı? Yine de tutarlılık aradı. Dinlediklerine baktı, hep kelime ve tamlama, hiç cümle yok.  Zaten yerine oturan taş da pek yok.
Basmakalıp hayatı sıkça aklına geliyordu. Aynı uyanışlar, poğaça ile yapılan aynı kahvaltılar, mesai olmadıkça aynı saatte işten çıkıp aynı… Bu “aynı” ortak parantezinde yaşadığı uzunca bir zaman vardı. Bundan belki biraz da tepkisiz olmuştu.

Pazarlanan yaşam tarzları, içi boş imajlar, facebook profilini yaşayan hayatlar, körüklenen cinsellik ve bunun ticari suistimali, özendirilen hayali kahramanlar (hep başarırlar, ama realite şudur ki ilk üçe girebilen sadece üç kişi vardır, kalanı kaybetmiş sayılır) ve onlar gibi olamadığı için mutsuz olan insanlar…

Nüfus artıp teknoloji geliştikçe insanlar sanki daha tekdüzeleşip kafeslere giriyorlar. Maksat internetten bilgiye erişmek değil de facebook oluyor mesela, yahut ipad kullanmış olmak.
Mutlu olmak için falancanın giydiği ayakkabıyı giyip falancanın şampuanını kullanmak, falancanın içtiği gazlı içeceği içmek gerekiyor. Alkol şart, cinselliği yaşamak (!) da en az o kadar şart. E, tabi bunlar için giyim, kuşam, para da gerekiyor ve tamamı içinde koşturarak çalışmak.
Bak bu vatandaş bunu tüketince şu ünlü bayan bir anda ona bakıp iç çekti, yürrüüüüüü! Hemmen tüket! baktın olmadı, aç kollarını biz sana gelelim.  Haydi! hep beraber tüketelim ki mutlu olalım!

Arzuları körükleyip ihtiyaç olarak algılatarak işleyen bir endüstri oluşmuş ve her yandan insanları sarmaya çalışıyor. Eskiden hamur yoğurup çörek yapan nenem çocuklarına bunları yedirip kendi yaptığı yoğurttan çırptığı ayranı içirdiğinde ve sabunla yıkandıklarında acaba mutsuz muydular?

Tüketin ki tükenesiniz. Tükendikçe daha çok tüketesiniz.

‘Vecize gibi oldu bu sözüm, hay bin yaşayım’ diyerek ufaktan keyiflendi. Yaprak diye başlayan düşüncesi nerelere getirmişti onu. Bir anda içinde oluşan farkındalığın ferahlığını hissetti. İnce bir tebessüm yüzüne yayıldı.

Fakat farketti ki gözleri hala kapalıydı.
Açtı.
Vitrinde yansımasını gördü; Kolları açık, yüzünde gevrek bir tebessüm.
Görenler ‘bu adam gözünü kapatıp kollarını açmış niye gülüyor, hem de tadilattaki bir mağazaya karşı’ diye düşünecekler sanarak utanıverdi, biraz da kızardı.

Oysa, yoldan geçenler dalgın bakışlarla önlerindeki yapraklara bakıyorlardı; elleri ceplerinde yüzlerinde boş bir ifade…

file hendek atlatmak bazen kısa sürer. deve kadar.

Posted on Updated on


Sıkça saatini kontrol ederek gergin adımlarla sokakta ilerliyor. Saatine her baktığında bir önceki kontrolün üzerinden geçen o kadar az zaman, bir o kadar sinir bozarak kafasında büyüyor.

Geçmeyen zaman, geçmeyen paraya benzer. Yeri geldiğinde bozduramazsın, harcamak ister harcayamazsın. Bakışır durursun saatle, bir talibi çıkmaz hiç. Paranla rezil olursun. Ne kadar yersiz sahibi olduğunu düşünür değerlendiremediğine hayıflanırsın. Eza verir bir yerde.

Bu da öyle bir zaman işte. Kolsaatindeki çizgiler arası çok kısa mesafe olsa da, o mesafe ile yelkovanın hızını çarparak ulaşabileği denklemde hız neredeyse sıfır. Bu da zaman neredeyse durmuş demek. Kalp durmasından pek farkı yok kimi yerde. Minik zaman krizleri denebilir bu belli kesitlerdeki durmalara. Hani deseler, al bu fili, şu hendekten atlat; bununla uğraşmak daha sevimli gelebilir hiç gerçekten fil görmediği halde, yeter ki ne kadar zaman olduğunu düşünmesin, o derece.

Bir önceki bakışmasıyla bu sonuncusu arasında yalnızca otuzyedi saniye olduğunu tek gözünü kısarak hesap edip elini beline koyuyor. Bu kriz aletinden kurtulmanın tam vakti olduğunu düşünerek, içinde üç kuruşa sokaktaki kenyalıdan almış olmanın rahatlığıyla çıkarıp çöpe atıveriyor.

Bir rahatlama hissi, bir hafiflik, anlatılır cinsten değil.

Neden sonra, üzerinden ne kadar geçtiğini gözlerinin ikisini birden kısarak düşündüğü halde kestiremediği zamanı öğrenme ihtiyacı duyuyor eskiden gelen alışkanlıkla ve cep telefonunu olması gereken yerden, cebinden çıkarıveriyor, sanki memleketin en gizli mesajları bir tek o cihaza yollanmışcasına tuş kilidini açıp-kapayan ergen kız edasıyla.
Tam olarak 3 dakika 11 saniye.

Bundan sonra aklından ilk geçen, telefonu kaç kuruşa aldığı oluyor.
Bu kafayı nerelere sokmalı, nerelere saklanmalı, ne kadar zaman orada kalmalı…

Hayırlısı ciğer, uyu geçer.

önce hayal

Posted on


Bazen, dokunmak için bile hayal etmiş olmak gerekir. 


Çizim ve foto: jemand in der tr

Divan: All-in-one

Posted on Updated on


Çekyat, oturma grubu, baza filan yoktu eskiden orta direğin evinde, bu vardı. Her işi görürdü.
Üstünde otururduk. Gece olunca kırlentleri kaldırır yatak yapardık. Somyanın üstü yün yatak olurdu genelde. Ezildi büzüldü derdi olmazdı, kabartır yeni gibi yapardık.
O örtünün eteklerinin ardı çok amaçlı ambar görevi görürdü. Plastik selelerde giysiler, oyuncaklar, elektrik süpürgesi, daha neler neler… Hepsi sığardı oraya, müthiş döküntü kaldırırdı.
İstikbal’i, Yataş’ı olmazdı bunların. Sadece yaylı somyası alınırdı. Üstündeki yatağı, örtüsü, kırletleri evde tamamlanır, divan olurdu.
Bu basit yapı, oturma-yatma-saklama mobilyalarının all-in-one haliydi.
Çok da maddi imkan olmayınca zaten pek seçenek de kalmazdı.

Ne yalan söyleyim, geniş ve rahattı da 🙂

Büyük şehirlerde artık pek kullanılmıyor ama kalanı için hala bir mobilya.

Araf koşusu

Posted on


Kimi insan ulaşamadığına sevda düşürüp dibindeki hazır fırsatları uzaklaştırıyor be.
Ayağının dibinde bekleyenin teklifsizliğiyle onu cepte sanıp uzakta gördüğüne koşmaya başlıyor.
Bolca sıfatla açıklanabilecek bu koşunun her adımında aslında cepte sandığında uzaklaşıyor.
Koşmayı bıraktığında uzaktaki hala uzakta, yakındaki ise artık uzakta oluyor.
Elde kalan ise kucak dolusu “hiç”, gönül de kafa da arafta kalmış oluyor…

Yeniden

Posted on Updated on


Sevgili günlüğüm diye başlamak geldi içimden. Böyle de devrik cümleyle. Ve burayı hiç günlük olarak kullanmadığım halde.

Son yazımı 9 şubatta yazmışım.
Şimdi diyecek şeylerim var mı…  var bir şeyler.
Bundan eminim ve fakat elimden ve dilimden bir şey dökülmüyor.
Şey olarak kalsın yine onlar, ilerde nasıl olsa o parantez açılacak.

Sesimi duyurmuş olmakla kalıp bu güne bir işaret bırakayım.

Merhaba…

Not: Başlık bulmak, böyle bir yazıda bile hala zor.